HER ZORLUKTAN SONRA BİR KOLAYLIK VARDIR

GÜNCEL - 02-04-2020 17:02

 

Bugünlerde hayat kurşun gibi ağır ve o kadar da zor... Dünya, tarihinin en büyük bunalımını yaşıyor.

Bakınız yakın zamana kadar Amerika, Müslümanları ülkeye sokup sokmamayı tartışırken, şimdi bunalıma çare insanları almaya çalışıyor. Bu küresel bunalımı anlamak ve önlemek için tüm dünya seferber olmuş.

Evet, ne yazık ki durum çok ciddi. İşin vahim yanı da, Türkiye bu cehennemin tam da göbeğinde. Amerika'nın eski başkanı Bill Clinton, “21. yüzyılda dünyanın kaderini Türkiye’nin tavrı belirleyecek” diye uyarıda bulunmuştu. Öyle görünüyor ki dünyayı nefessiz bırakan bu bunalımda, Türkiye'nin tutum ve tavrı oldukça önemlidir.

Başta İslam dünyası olmak üzere diğer kıta insanları "Ey insanlar" deme yeteneğini; birlikte yaşama kültürü, yaşama sevinci, yaşama ahlakını yitirmiş olabilir. Türkiye'nin, var olan bu yeteneğini ve onun ürünlerini derhal devreye koyup, işlerlik kazandırması gerekir. Varisi olduğu yetenek ve miras gereği, bu gün daha çok "İYİ İŞ, DOĞRU İŞ, GÜZEL İŞ" sergilemeye; bunu yapmaya da sadece sağlık konusunda değil, sağlıkla beraber yaşamla ilgili her alanda mecburdur.

Hıristiyan dünyasının şefkat ve merhametin timsali bir sevgi peygamberi olan Hz. İsa’yı; İslam dünyasının da aynı özelliklere sahip olmasıyla beraber, “Ey İnsanlar!” deme yeteneğiyle insanlığa düşkün Hz. Muhammed’i utandırdıkları ayan beyan tezahür eden bu zorlu günlerde, Türkiye’nin omuzlarındaki yük daha da artmıştır.

Onun için gün, "iyi" de, "doğru" da, "güzel" de "numune-i imtisâl/ yapışılacak örnek" olma günüdür. Sadece “Ey iman edenler!” hitabının sınırları içinde kalmakla “insaniliğin” ortaya konulamayacağı âşikârdır. Çünkü “Ey iman edenler!” hitabının sınırları içinde kalmakla evrensel olan insanilik ciheti kaybolur, gider. Bunu en iyi bilen de Türk Milletidir.

Onun içindir ki muktezayı hale binaen evrensel sorumluluğun söz konusu olduğu bu günlerde, Tanrı’dan önce insan ve insanilik devreye girmelidir. Buna en iyi muvaffak olacak olan da Türkiye ve Türk insanıdır. Bu kudret, bu ülkenin topraklarına ekili bir kudrettir… Bu kudret, bu milletin damarlarındaki kanda kuşkusuz mevcut olan bir kudrettir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü analiz eden de gider, bu kudretle buluşur.

Tarih boyunca Türk milleti böylesi umumi bir “belvâ” nın söz konusu olduğu bir zamanda asla sırf kendisini düşünerek hareket etmemiş, insani vazifesini içeriden gelecek olan marjinal kınamalara aldırmadan “ yaratılanı sev yaratandan ötürü” felsefesiyle ifa etmekten gecikmemiştir. Hem de hiçbir karşılık beklentisine girmeden… Hem de “sen iyilik et denize at, balık bilmezse Hâlık bilir” diyerek…

Ancak şu da bir hakikattir: İnsan gördüğü bir iyiliğin kölesidir. Onu asla unutmaz ve unutanı da affetmez. Dolayısıyla kim ne kadar zengin olursa olsun, kim de ne kadar yoksul olursa olsun, herkes birbirine hem muhtaçlık ve hem minnettarlık duygusuyla bağlıdır.

Dünyayı kasıp kavuran koronanın sebebiyet verdiği bu bunalım, insanların onsuz edemeyecekleri, ama unuttukları muhtaçlık ve minnettarlık duygusunu ortaya çıkarması bakımından unutulmayacak bir nasihat olmuştur. Bununla da kalmayacak, daha pek çok hususta insanlara ayna olacaktır.

Mesela günahlarının ağırlığı sebebiyle özüne doğru yürümeyenlere bir “ikmal hakkı” olarak görülebilir. Şair Bâki öylesine ya da durup dururken, “Zahid ol sıklet ile uçmağa hazırlanma/çıkar ol cübbe vü destarı biraz hiffet bul ”demiyor. Yani, o ağırlıkla kanatlanamazsın, uçamazsın. Önce o lüzumsuz yükten kurtul ve biraz hafifle, demek istiyor.

Hiç kuşkusuz her insan bir diğerine “insani borç ”la borçludur. Bayağı da borç yükü altındadır… İşte o yükü hafifletmenin günü, bu gündür. O borcu ödemenin zamanı da bu zamandır. Yük, dua ile hafiflemez. Borç, dua ile ödenmez. Hz. Ali, “dualarımı kabul etmemesinden bildim ben onu” derken, işin esasını aslında özetlemiş oluyor mu?. Bu halk da Hz. Ali’yi kendisine bu tutumu sebebiyle örnek alıp, farkını ortaya koymuyor mu?

Düş görmeye gerek yok. Hakikat orta yerde. Yeter ki bak ve gör. Freud, “Hiçbir düş geleceği göstermez” derken, tümden haksız mıdır? Düşler, gelecekten önce geçmişi analiz etmek için birer vasıta yahut birer imkân değil midir?  Geçmişin analizine vasıta yahut imkân olan rüya ya da düş ancak tabir edilebilir. Aksi halde gelecek öngörülemez.

Varsayalım ki bu “bulaşan bulaşık” bir düş… Bir rüya… Muabbirler/ rüya yorumcuları, şimdi, kendi Hiralarında otursun, kafalarını iki eli arasına alıp, şöyle bir geçmişlerini analiz etsinler. Bakalım görecekleri nedir? Sonra da bir vicdan, bir insaf ve bir ahlakla çıkarılması gereken dersi bulsunlar. Bakalım çıkacak ders nedir?

Onun için gün, "iyi, doğru, güzel" olanda "numune-i imtisâl/ yapışılacak örnek" olma günüdür. Sadece “Ey iman edenler!” hitabının sınırları içinde kalmakla bir insaniliğin ortaya konulamayacağı âşikârdır. Çünkü “Ey iman edenler!” hitabının sınırları içinde kalmakla evrensel olan insanilik ciheti kaybolur, gider. Ve bu bir hakikattir. Bu hakikati başkaları bilmezse de bu millet, tarihi tecrübesiyle çok iyi bilir.

Muktezâyı hale binaen evrensel sorumluluğun söz konusu olduğu bu günlerde Tanrı’dan önce insan ve insanilik devreye girmelidir. Buna en iyi muvaffak olacak olan da Türkiye ve Türk insanıdır. Tarih boyunca Türk milleti böylesi durumlarda sırf kendisini düşünerek hareket etmemiş, insani vazifesini içeriden gelecek olan marjinal kınamalara aldırmadan “ yaratılanı sev yaratandan ötürü” felsefesiyle ifa etmekten gecikmemiştir. Hem de hiçbir karşılık beklentisine girmeden… Hem de “sen iyilik et denize at, balık bilmezse Hâlık bilir” diyerek…

Ancak şu da bir hakikattir: İnsan gördüğü bir iyiliğin kölesidir. Onu asla unutmaz ve unutanı da affetmez. Kim ne kadar zengin olursa olsun, kim de ne kadar yoksul olursa olsun, herkes birbirine hem muhtaçlık ve hem minnettarlık duygusuyla bağlıdır.

Dünyayı kasıp kavuran koronanın sebebiyet verdiği bu bunalım, insanların onsuz edemeyecekleri ama unuttukları o muhtaçlık ve minnettarlık duygusunu ortaya çıkarması bakımından, unutulmayacak bir nasihat olmuştur. Bununla kalmayacak, daha pek çok hususta insanlara ayna olacaktır.

Mesela günahlarının ağırlığı sebebiyle özüne doğru yürümeyenlere bir “ikmâl hakkı” olarak görülebilir. Şair Bâki öylesine ya da durup dururken “Zahid ol sıklet ile uçmağa hazırlanma/çıkar ol cübbe vü destarı biraz hiffet bul “demiyor. Yani, o ağırlıkla kanatlanamazsın, uçamazsın. Önce o lüzumsuz yükten kurtul ve biraz hafifle, demek istiyor.

 Her insan bir diğerine “insani borç “la borçludur. Bayağı da bir borç yükü altındadır… İşte o yükü hafifletmenin günü, bu gündür. O borcu ödemenin zamanı da bu zamandır. Yük, dua ile hafiflemez. Borç, dua ile ödenmez. Hz. Ali, “dualarımı kabul etmemesinden bildim ben onu” derken, işin esasını aslında özetlemiş olmuyor mu? Utanması olanın borcu olmaz, utanmazın borcu olur…

Düş görmeye gerek yok. Hakikat orta yerde. Yeter ki bak ve gör. Freud, “Hiçbir düş geleceği göstermez” derken, tümden haksız mıdır? Düşler, gelecekten önce geçmişi analiz etmek için birer vasıta, birer imkân değil midir? Geçmişin analizine vasıta yahut imkân olan rüya ya da düş, ancak tabir edilebilir. Aksi halde gelecek öngörülemez.

Varsayalım ki bu “bulaşan bulaşık” bir düş… Bir rüya… Muabbirler/ rüya yorumcuları, şimdi, kendi hiralarında otursun, kafalarını iki eli arasına alıp, şöyle bir geçmişlerini analiz etsinler. Bakalım görecekleri nedir? Sonra da bir vicdan, bir insaf ve bir ahlakla çıkarılması gereken dersi bulsunlar. Bakalım bulacakları ders ne olacak?

Yaşamayı kim sevmez ki? Varsın Bin Ladin gibiler,  “Siz hayatı ne kadar seviyorsanız, onlar da ölümü o kadar seviyorlar” desinler. Ölüme ve öldürmeye bu denli sevdalananlar, ancak İnsanca yaşama dair hiçbir umudu kalmayanlardır. İnsanlar evlerine kapanmakla, bilim insanlarının tavsiyelerine uymakla ölmeyi değil, yaşamayı ne kadar sevdikleri yahut yaşamaya ne kadar sevdalı olduklarını açıkça ortaya koymuş olmuyorlar mı?

İşte bu sevda, insanlığın ortak bir sevdasıdır. O yaşam dairesi içerisinde sadece biz yokuz, herkes var… Kendi yaşamına hürmeti olan, başkasının da yaşamına hürmetkâr olur. Zira o yaşam dairesi içerisindekiler, tüm farklılıklarına rağmen birbirlerinin “him” komşusudurlar. Onun için de “Ey insanlar” diyebilmek ve işe insan olma kriterinde bakmak yeteneği, komşuyu komşunun külüne muhtaç eder. O külün her zerresi de minnettar bırakır.

Bütün insanlık bir sınava tabi… Bakalım bu sınavı kim verebilecek? Bakalım ülkeler nasıl bir karne alacaklar? İnanıyorum ki bu mefsedet, tüm insanlık için bir milat olacaktır.

Ey İnsanlar! Yaşayacaksanız insan olarak yaşayınız, ölecekseniz de insan olarak ölünüz! Tutarsızlık günahını işleyerek, yani gâh hüminal gâh animal tutum ve tavır sergileyerek ne yaşa ne de öl!

Unutmayın! Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Yeter ki kolaylık için insan olmanın icabına koyul.

Günün Diğer Haberleri