Yıkıcı, sarsıcı 6 Şubat depremlerini şehrimizin yerel yönetimler açısından yüzkarası, vitrin (!) semtlerinden Bostanbaşı’nda bütün şiddetiyle yaşayıp ilk birkaç gün herkes gibi bir dünya rezillik çektikten sonra, çekirdek ailemle bu şehirden ayrılmak zorunda kaldık. Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da gözbebeği şehirlerinden biri olan Muğla’ya yerleşme kararı aldık.
Muhteşem denizi ve koyları, göz alabildiğine uzanan ormanları, ılıman geçen kış mevsimi, tarımsal ürünler cenneti, medeni ve hümanist insanlarıyla Muğla; aslında bir ömür boyu huzur içinde yaşayabileceğimiz bir yerdi. Fakat Malatya’yı depremden sonra terk etmek zorunda kalan herkes gibi bizim de içimizde hep bir burukluk, hep bir yarım kalmışlık, zorunlu ayrılığın verdiği bir sürgün psikolojisi ve sılayla gurbet arasında kördüğüm oluşlar vardı.
Gözümüz kulağımız sürekli Malatya’da, memleketten gelecek en ufak güzel haberlerdeydi. Bunun için sürekli Malatya medyasını takip ediyor, memleketten ayrılma imkânı olmayan eş dostla sıkça görüşüyor, umutlanmak istiyorduk.
Ta 1250 km öteden, Muğla’dan bakınca da Malatya’nın hâli pek iç açıcı görünmüyordu ama keyfiyetten değil, birtakım zorunlu hâllerden dolayı terk etmek zorunda kaldığımız memleketimize 16 ay sonra geri dönme kararı aldık.
Binlerce km uzaklıkta doğal olarak yaşadığımız gurbet duygusunu, ne acıdır ki bu kez kendi memleketimizde yaşar olduk. “Ben gurbette değilim / Gurbet benim içimde” diyen Kemalettin Kamu gibiydik artık. Sevdiğimiz insanlarla yıllarımızı geçirdiğimiz, iyi günlerini de kötü günlerini de yaşayıp her koşulda şartsız sevip sahiplendiğimiz, soğuk sularını içip sert havasını teneffüs ettiğimiz Malatya; ne ilginçtir ki kendi sınırları içinde bile gurbet hissi yaratıyor, bir aidiyetsizlik duygusu aşılıyordu.
Nereye baksak, nereye gitsek hep bir yabancılık hissediyor; bu kez kendi memleketimizde benzer kahırları yaşıyorduk. Her sokağı yabancı, insanları sancılı, yönetimi içler acısı bu şehrin kendi şehrimiz olduğu konusunda kendimizi ikna edecek gerekçeler aramaya başladık.
Sonuç itibarıyla döndük ama başımız göğe erdi mi? Maalesef hayır.
Memlekete dönerken batıdan doğuya sadece 1250 km yol kat etmediğimizi, en az 50 yıl geriye bir yolculuk yaptığımızı anladık.
6 Şubat sonrasının, giden için de kalan için de dönen için de hep kahır olduğunu gördük.
İnsanların daha birkaç ay önce kendi iradeleriyle seçtikleri yerel yöneticilerden şikâyetçi olduğu, davul zurnalarla Ankara’ya uğurladıkları ve hayatlarını ihya ettikleri milletvekillerinden yaka silktikleri, koca şehrin bir yığın hayatî sorunu varken Söğütlü Cami ile oyalanıp durduğu, zaten yeterince yüksek olan ülke enflasyonunun çok daha fazlasının hissedildiği Malatya; bir çıkmaza ve girdaba sürüklenmiş bu hâliyle 6 Şubat depremlerinin yarattığı sarsıntıdan fazlasını yaşattı bize.
Binaların yıkılması bir yana, vicdanların sıvılaşmış zeminlere battığı; bu depremlerde az ya da çok maddi kayıplar yaşayan birçok insanın, esnafın, işçinin zararını diğer insanlardan çıkarmaya çalışırcasına kendi enflasyonunu yarattığı; o asil Malatyalı kimliğinin hızlıca silinip yok olduğu bu şehir umutlanmak için henüz erken olduğunu gösterdi bize.
Evet, (artık inanç ve rant siyaseti yapmayı bırakıp şu Söğütlü Cami gündemini aşabilirsek) bir gün bütün binaları yeniden yükselmiş, bütün cadde ve sokakları yeniden düzenlenmiş, çarşısı imar edilmiş, yolları yeniden asfaltlanmış bir Malatya’yı elbette göreceğiz. Lakin sırf binaları, yolları, kaldırımlarından dolayı bir şehirde yaşanacaksa zaten seçenek çok ve sırf bunlar için Malatya’nın yıllar içinde ayağa kalkmasını beklemek, hâlihazırda onlarca modern şehir varken sadece zaman kaybı olur.
Bize, bütün bunların yanı sıra, hızla kaybolan “Malatyalı kimliği”nin yaşatılmasına dair; o temiz insan ilişkilerinin, güvenli ve huzurlu şehir markasının korunmasına dair olaya geniş bir perspektiften bakabilen yöneticiler ve onlar sayesinde ruhuyla ayağa kalkmayı başarabilmiş bir Malatya lazım.
Mesele “ayağa kalkabilmek” değil, “ruhuyla ayağa kalkabilmek”.
