Yaşamayanın hiçbir zaman bilmeyeceği travmamız olan 6 Şubat'ın üzerinden tam 2 yıl geçti. Daha dün gibi... Her an aklımızda, her zaman da hayatımızda olacak kara gece.
Sessiz ve soğuk bir pazar gecesinde derin bir uykudan sıçratan büyük bir sallantı... Beton yığını binaların çatırdayışları, mobilya ve dolapların duvarlara gümbür gümbür vuruşu, derin uykusundan sıçrayıp çaresizce bağırışan insanlar, ağlayan çocukların sesleri, çığlıklar...
Ne olduğunu idrak edene kadar geçen birkaç dakikada tüm hayatının gözünün önünden geçişi, hayatın sonuna geldiğini anladığın an ve ben öleceğim ama çocuğumu kurtarabilir miyim çırpınışlarındaki çaresizlik...
Milyonlarca insanın aynı anda, aynı kıyameti yaşadığı büyük felaket... On binlercesi ise ne olduğunu bile anlayamadan, yavrusunun çığlıklarına dahi yetişemeden tonlarca molozun altına kalarak göçüp gitti bu dünyadan. Bazısı ailece gitti, bazısı anasını-babasını, bazısı evladını gönderdi bu dünyadan.
Gidene mi zor yoksa kalana mı?
Hayatın akışındaki acı gerçeği ciğerimizin dibine kadar hissettik. İşte bu gerçeklikte bir cesedi sırtlanmış ufacık bir ruh olduğumuzu anlayıp hayat enerjimizi de tükettik. Yeniden tutunmaya çalışıyoruz fakat ne kadar başarabildik, bilinmez.
Bu acıyı yaşamayan birinin seni anlayabilmesi mümkün mü? Asla! İnşallah hiç kimse yaşamasın da. Yaşın, olgunluğun, tecrübenin, cesaretin ve gücün kimseye faydasının olmadığı bir imtihan... Ne anlatsan boş, ne söylesen faydasız. Yüreğin var, cesaretin yok; kolların var, gücün yok. Sadece duyduğumuz çığlıkları izleyişimiz ve gözümüzden akan yaşlar… Çaresizliğin ve korkunun dibi… Anlatmaya dil dönmüyor.
Ve bu korku psikolojisini sadece bir kez yaşamadın. İki yıllık süreçte bitmek bilmeyen binlerce artçı depremde tekrar tekrar 6 Şubat'a döndün. Halen de yarınından emin olamıyorsun. Aynı çığlıkları yine duymak ve korku dolu gözlerle sana bakan gözler… Hiç değişmedi. Çünkü henüz geçmedi. Aynısını yaşamaya devam ediyoruz.
Peki, bunca depremden sağ çıkabildin ve hayatta da kaldın, tamam! Ama senden geriye ne kaldı? Yaşadığın şehir, anıların, çocukluğun, pervasızca kahkahalar attığın sokaklar... Hangisi hayatta? Dümdüz olmuş bir şehirden geriye kalan sadece hatıraların.
Kültürü ve belleği çok geniş olan bir şehirdi Malatya'm. Çarşısıyla, pasajlarıyla, kültürel yapılarıyla, insanıyla her anlamda zengin ve kaliteliydi. Belki çok büyük değildi ama Malatyalıya özeldi bu şehir. Bir gecede kaybettik hepsini. Çarşısındaki kalabalığın kaosunda bile ayrı bir mutluluk vardı. Bu şehirde yitip giden sadece canlarımız değildi yani. Bedenin bu hayatta direnirken ruhunun pes etmesi gibi bir durumdayız artık.
İlk zamanlarda kentsel gelişim ve dönüşüm için bir fırsat yakaladığımızı düşünmüştük aslında. Hummalı bir çalışmaya giriştik memleket sevdalılarıyla. Belki canlarımızı yitirmiştik ama şehrimizi yeniden en güzel şekilde ayağa kaldırabilirdik. Yeteri kadar teknik bilgi ve beceriye sahiptik. Kendi şehrimizdi sonuçta. Her sokağından her köşesine elimizle koymuş gibi biliyorduk bu şehri. Uzunca bir süre çalışma yaptık, mücadele verdik. Önce sesimizi duyurmaya çalıştık. Sesimiz yüksekti ve duyurmayı başardık, evet. Daha sonra taleplerimizi uygulatmaya çalıştık. Çalmadığımız kapı, katılmadığımız toplantı kalmadı. Birçok kez tehditler aldık, susturulmaya çalışıldık. Bakan’a kadar ulaştık, defalarca görüştük. Meğer bizleri dinliyor gibi yaparken Malatya'nın yolunu dahi bilmeyen kişilere çoktan projeleri hazırlatıp ihaleleri tamamlamışlardı.
Oyun oynandı bizlere! Verilen sözler yerine getirilmedi ve bugün Malatya'nın projelerinin durumu ortada. Kimliksiz, ezbere çizilmiş bir şehir... Biz razı değiliz, Malatyalı da razı gelmeyecek. Teslimlerden sonra tarih bizi yine haklı çıkaracak.
6 Şubat mı? İşte, böylesine bir gerçek. Milyonlarca insanın hâlen içinden çıkmak için çırpındığı bir travma... Nasıl düzelir, bilinmez; reçetesi yok.
Yitirdiklerimize özlemle...

