Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), kurulduğu tarih olan 1945’ten itibaren 16 Ekim tarihini Dünya Gıda Günü olarak belirlemiştir. Dünya Gıda Günü, her yıl, içinde bulunduğu dönemin gıda ile ilgili bir sorununa dikkat çekmek için bir tema belirleyerek çeşitli etkinliklerle 150'den fazla ülkede kutlamaktadır. Bu yılın teması, "Daha iyi bir yaşam ve daha iyi bir gelecek için gıda hakkı'' olarak belirlenmiştir.
Hayat; herkes için doğrudan yiyeceğe, havaya ve suya bağlıdır. Sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi, temelde bu üç unsura bağlıdır. Yaşanabilir bir çevrede yaşamı devam ettirme; temiz bir havaya, sağlıklı ve temiz su kaynaklarına; yeterli ve dengeli beslenebilmek ise güvenilir, yeterli ve herkesin ulaşabileceği gıda teminine bağlıdır. Bunun sağlanabilmesi ise her canlının olduğu gibi insanların da yaşamında gıda hakkının teminine ve güvencesinin sağlanmasına bağlıdır.
Bu gerçekler ışığında insanlığın gıdaya erişim hakkı 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nden beri en temel insan haklarından biri olarak bilinmekte ve ifade edilmektedir. Ayrıca Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye göre; yeterli gıda hakkı her erkek, kadın ve çocuğun, tek başına veya başkalarıyla birlikte, her zaman yeterli gıdaya veya bu gıdayı temin edecek araçlara fiziksel ve ekonomik olarak erişebildiği zaman gerçekleşmiş olacağı da göz ardı edilmeyecek bir gerçektir. Gıda hakkı, uluslararası hukuk belgelerinde tam bir mutabakatla kabul edilmekle birlikte,günümüzde en çok ihlal edilen insan haklarından biridir. Özellikle son yıllarda, nedeni ne olursa olsun, güvenli gıda ve temiz suya erişim, insan hakkı olmaktan uzaklaşmıştır.
Bütün bu sloganlaşan terim ve cümleler yanında bu gerçekliği göz ardı etmeden temel ihtiyacımız olan gıdaya erişim, yeterli ve dengeli beslenme acaba ne kadar gerçekleşmektedir? Bunun için yeterince üretemiyor muyuz? Yoksa eşit paylaşamıyor muyuz? Bu konların derinlemesine irdelenmesi gerekmektedir.
Bugün dünyada ve ülkemizde gıda egemenliğini yaşama geçirmek bir yana, tarım ve gıda sistemi tekelci, çok uluslu şirketlerin ve yerli ortaklarının kontrolü altındadır. Dünyada tüm insanları doyurabilecek tarım ürünleri ve gıda üretimi yapılmasına karşın yoksulluk ve açlık sorunu büyümektedir. FAO’nun “Dünya Gıda Güvenliği” raporuna göre 2023 yılında yaklaşık 733 milyon insan, yani dünya genelinde 11 kişiden biri ve Afrika’da her 5 kişiden biri açlıkla karşı karşıyadır ve dünya 2030 yılına kadar “sıfır açlık” hedefinden çok uzaktadır. Raporda ayrıca gıda güvensizliği ve yetersiz beslenmenin gıda enflasyonu, çatışmalar, iklim değişikliği ve ekonomik gerilemeler gibi faktörlerin bir araya gelmesi nedeniyle daha da kötüleştiği belirtilmektedir.
Tarımsal üretim, büyük ölçüde doğa koşullarına bağlıdır. İklim değişikliği, özellikle son yıllarda insan eliyle kriz hâline dönüştürülerek aşırı yağışlar, su baskınları, can kayıpları, aşırı sıcaklar, kuraklık olarak dünya ülkelerinin gündeminde sıkça yer almaktadır. İçilebilir su kaynaklarımızın ve tarımsal üretimin hızla azalması, yönetenler tarafından sorun çözücü tarım, gıda ve su politikalarının oluşturulmaması, gelecek için duyulan endişeleri arttırmaktadır.
Bugün ülkemizde insanlarımızın %22`si yeterli gıdaya ulaşamamakta, %8,5`i ise açlık sınırında yaşamaktadır. Dünyada gıda fiyatları düşüş gösterirken Türkiye’de artmaya devam etmektedir. Tarımsal temel girdiler ve ürünlerde dışarıya bağımlılık büyük sorundur. Bu sorun her geçen gün büyüyerek devam etmektedir. Bütün dünyada küreselleşme adı altında birçok iktisadi konuda olduğu gibi en başında ise gıda temini, paylaşımı ve pazarlamasında ciddi tekelleşmeler başlamıştır. Bu husus, geleceğe yönelik sadece birey için değil bütün insanlık için büyük tehlike olarak önümüzde durmaktadır.
Geçtiğimiz yakın tarihte peş peşe yaşanan salgın hastalıklar, iklim olaylarına bağlı aşırı yağışlar, seller, kuraklıklar, yangınlar geleceğe dair yeterli gıdaya erişimi, üretimin sürdürülebilirliğini ve dolayısı ile insanların yeterli ve güvenilir gıdaya erişimini tehlikeye düşürmektedir.
Bütün bu olumsuzluklar içinde uygulanan tarım politikalarının üretimin devamlılığını sağlamaktan uzak, ithal ikame politikaları ülkemizin gıda temininde geleceğe dair endişelerini artırmaktadır. Gıda üretiminin temeli olan tarımsal üretim alanlarının amacı dışında kullanılması nedeniyle her geçen gün daralması, üretim çeşitliliğinin azalması, üretim materyalleri olan su kaynaklarının azalması gıdaya erişimi tehdit etmektedir.
Yeterli ve dengeli gıdaya erişimde bu kadar sorun yaşanırken gıda israfını da göz ardı etmememiz gerekiyor. Son yılların istatistiklerine göre her sene üretilen gıdaların 1/3’ü israf ediliyor. Bu da senelik 1,3 milyar ton gıdaya tekabül ediyor. Ülkemizde durum farklı değil. Bir yılda 214 milyar liralık gıda israfı yapılıyor. En temel gıda olan ekmek, bir araştırmaya göre günde yaklaşık 85 milyon adet üretiliyor; buna karşılık 79 milyon adet tüketiliyor. Bu ise günlük 6 milyon ekmeğin israfa uğradığını gösteriyor. TÜİK’in verilerine göre 7 milyon 200 bin kişi açlık sınırında yaşarken artarak devam eden gıda israfına karşılık gıdaya erişim ve gıda hakkından ne kadar söz edilebilir; yorumu sizlere bırakıyorum.
Bu olumsuzlukların en bariz örneklerini bölgemizde ve yakın çevremizde de yaşamaktayız. İnsanlar üretimden vazgeçiyor, kırsal alanlarda yaşam azalıyor, üretmek için girdi maliyetleri artıyor, yaşanan deprem sonrası tarım alanları hoyratça ve kontrolsüz yapılaşmaya açılarak üretimden tasfiye ediliyor. Bu bile küçük ölçekte gerek ekonomik gerekse fiziki olarak yeterli ve dengeli gıdaya erişimde geleceğe dair ne kadar tehdit altında olduğumuzun göstergesidir.
Bütün dünya bu gerçeklerle insanlığın gıdaya erişim hakkı konusunda endişeler yaşarken ve çözümler üretmeye çalışırken ülkemizde böyle bir soruna kulak asmamamız ve gözlerimizi kapamamız gelecekte yaşayacağımız bu sorunları yaşamayacağımız anlamına gelmemelidir. Geç kalmadan gerek tarım üretimi politikalarında gerekse de gıdaya eşit erişim konularında acil önlem ve eylem uygulamalarına ihtiyaç vardır.

