Burada tarımın beslenmede, istihdamda ve gerek ulusal gerekse yerel ekonomide, ticarette ve nihayetinde kendi kendine yeterlilikte ne kadar önemli bir sektör olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok sanırım. Çünkü son yıllarda üst üste yaşanan ve bütün toplumu etkileyen önce pandemi, akabinde yaklaşık 11 ili kapsayan ve büyük yıkımlara neden olan deprem yaşandı. Son olarak da yaklaşık 35 ili kapsayan ve tarımsal üretimde büyük ürün kayıplarına neden olan, yine bu illerde üretilen ve ihracata konu olan birçok tarım ürününde 2025 yılı üretim döneminde ürün olmayan bir yıl yaşamamıza neden oldu. Yaşanan bu olaylarla bugüne kadar konu uzmanlarının söyledikleri tarımın ve tarımsal üretimin hayatımızda ne kadar önemli olduğunu kamuoyu da tecrübe ederek bir kez daha hatırlamıştır diye umut ediyoruz.

 

Bölgemizde büyük yıkımlara neden olan deprem sonrası toparlanma sürecinde kent merkezleri, kentteki ticari alanların planlanması, yeni yerleşim yerleri gibi konular bütün platformlarda tartışıldı. Uygulama ve çözüm önerileri bu merkezlerde ağırlık kazanırken kırsal alanlar bu kadar tartışılmadı. Kırsal alanlara konutlar yapılırken ihtiyaç ve yereldeki sosyokültürel yapı ve ekonomi ön planda tutulmadan sadece konut odaklı bir çalışma yapıldı diye düşünüyorum. Çünkü şu an ortaya çıkan imalatlar bunu göstermektedir.

 

Bu arada deprem sonrası insanların yaşama alanlarının daralması, barınma imkânlarının bulunmaması, ekonomik sürdürülebilirliğin fiziki şartlardan dolayı kısıtlanması başta kendi şehrimiz olmak üzere depremden etkilenen bütün illerde nitelikli nüfus göçüne sebebiyet verdi. Bu kapsamda nüfus göçünün en az yaşandığı sektör ise tarım sektörü oldu. Gerek bitkisel gerekse hayvansal üretimin devamı için depremin ilk dönemlerinde il dışına giden nüfus tekrar arazisinin, ahırının başına döndü ve üretim faaliyetlerini kısıtlı imkânlar dahilinde, biraz da küçülerek sürdürmeye çalıştı. Eski günlerine kavuşmak ümidi ile hayatını devam ettiren özellikle çiftçiler, 11-12 Nisan tarihlerinde hatırlandığı kadarıyla daha önce örneği görülmemiş şekilde ve tarımsal üretim için en kritik dönemde yer yer -17, -18’lere varan bir zirai don hadisesi ile karşılaştı. Bu durum ise tekrar yeşermeye çalışan ümitlerinin ötelenmesine neden oldu.

 

Zirai don, sadece bu yıl üretilmesi beklenen ürünün zarar görmesine neden olmadı; üretim materyali olan ağaçların da ciddi bir şekilde zarar görmesine neden oldu. Üreticiler, zarar gören başta kayısı olmak üzere elma, kiraz, ceviz, üzüm vs. bölgemizde yaygın ve ekonomik yetiştiriciliği yapılan bütün meyve türlerinin ağaçlarının da bir daha yeşermeyeceği endişesine kapıldı. Üreticilerimiz, yaşanan bu vaka karşısında mevcudu kurtarmak amacı ile yoğun bir bakım çalışması başlatmış oldu. Teknik elemanlar olarak sahada yaptığımız tespitler sonucunda üreticilerimize üretimin sürdürülmesi için yol haritası mahiyetinde uygulama reçeteleri, tarifleri yapılarak meyve ağaçlarının yeniden toparlanması konusunda yoğun çalışmalar yürütüldü. Geldiğimiz noktada, birkaç lokal bölge hariç, genel olarak meyve ağaçları kendini toparladı ve önümüzdeki üretim sezonuna kendini fizyolojik olarak hazırlamaya çalıştı.

 

 

İlimiz ve bölgemiz tarımsal üretiminde ana ürün olan ve ticareti bütün ilde yaşayan nüfusu direkt ya da dolaylı etkileyen kayısıyı esas aldığımızda yıllık yaklaşık 550-600 bin ton yaş kayısı üretimi ve bu üründen elde edilen yaklaşık 90-100 bin ton kuru kayısı üretimi bu yıl olmayacaktır. Bunun yanında diğer meyve türlerini de göz önüne aldığımızda üretimde kesintiye uğramanın boyutu ortaya çıkmış olmaktadır. Son yıllarda dünya piyasasındaki payımızın oransal olarak her geçen gün düşmesi bizi uzun vadede endişelendirirken bu yıl sadece stokta bulunan ürünü pazarlayarak sezonu geçirmemiz ileriye yönelik kalıcı problemlerin olmasına neden olacağı endişesini taşımaktayız. Çünkü özellikle uluslararası pazarlarda piyasa boşluk kabul etmiyor, mutlak surette ikame bölge ve ürün bulunuyor ve birçok kere geri dönüş eskisi gibi olmuyor.   

 

Yaşanan bu zirai don sonrası üretici ve ihracatçı ilk şoku atlattıktan sonra kamuoyunda stokta kayısı vardı, yoktu; varsa ne kadardı polemiğine girilmeye başlandı. Kayısı, her ortamda ülkemiz için önemli bir ihracat ürünü, ilimiz için ise marka olması yanında stratejik bir ürün olma özelliğini korurken yerelde konunun bu kadar basite indirgenerek tartışılmasının uzun vadede pazar kaybına neden olacağı kaçınılmazdır. Bu yıl yaşanan zirai don etkisinin benzeri 2014 yılında yaşanmıştı. 2012 yılında kuru kayısı ihracatı 101.540 ton, 2013 yılında 117.861 ton iken 2014 yılında ilimizde kayısı üretimi yok sloganı ile rekolte çevre ilçeler dahil 9.210 ton açıklanırken yıl sonunda 79.043 ton 2015 yılında ise 76.548 ton ihracat gerçekleşmişti.

 

Akla gelen soru, aslında kayısı üretimi vardı da yerelde sonunu ve etkisini hesap etmeden yok sloganı mı atıldı yoksa tarımın planlanmasının da en büyük handikabı olan kayıt dışılık nedeni ile stokta bu kadar kuru kayısı mı vardı? Henüz bunun cevabı netleşmiş değildir. Ancak kesin olan şu, 2014 yılından sonra ihracatta hiçbir şekilde 100 bin ton seviyesine gelinmedi. Yani dış piyasamızda daralma yaşandı ve pazarımızı kaybettik. Bu yıl benzer durum aynı şekilde seyretti ve diğer meyvelerle beraber kayısı da zarar gördü. Bu yıl ihraç edilecek kayısı 2025 yılı üretimi kayısı olmayacak ancak stokta ne kadar kuru kayısı var? Bunu kimse net bilemiyor. 2014 yılındaki söylemler tekrar edilerek “Hiç kayısımız kalmadı!” söyleminin ihracat pazarımızı nasıl etkileyeceğini ancak yıl sonunda toplam ihraç edilen ürün miktarına bakarak var ya da yok söylemini netleştirmiş olacağız. Ancak unutmamak gerekir ki 2014 yılında yaşanan zirai don sonrası düşen pazar payı bu yıl daha da düşecek gibi gözükmektedir.

 

Bu durumdan çıkarılması gereken sonuç, bir konu etraflıca tahlil edilmeden sadece bir parametre ile yola çıkılarak sonuca ulaşılmaya çalışılması telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır ve bu faturayı bütün memleket ödeyecektir.