6 Şubat tarihi, galiba hepimizin bir ömür yaşayacağı travma olarak zihnimizde yer edecek.
Peki, ne yapıldı ne yapılmalı; biraz geçmişten günümüze gelelim mi?
Depremin ilk on on beş günü arama-kurtarma faaliyetlerine katıldık ya da izledik, birileri kurtulsun diye hep dua ettik.
Daha sonra televizyon kanallarında çelişkili ifadeler kullanan çeşitli akademik ünvanlara sahip bilim adamlarını bir dönem izledik. Aklımızdaki soruların net cevabını hiçbir zaman alamadık ne yazık ki. Birine göre fay hattı altımızda, birine göre fay hattı uzağımızda, birine göre evimiz az hasarlı, diğerine göre ağır hasarlı... Kafamız allak bullak oldu epey.
Daha sonra yıkılan binaların müteahhitleri ve mühendisleri havaalanlarında, evlerinde ya da sığındıkları akrabalarının yanında kalırken tutuklandıklarında yüreğimiz soğudu. Bir nebze derin nefes aldık.
Bu arada etriye, çiroz, kolon, statik, perde, kiriş, çatlak, betonarme adına Allah ne verdiyse hepimiz artık birer mühendis kadar bilgili olduk. Artık hepimiz birer inşaat mühendisiydik.
Sonra konteynırlarda ve kaldığımız köy evlerinde sıkılır olduk, evlerin tadilatına başladık. Usta milleti ile muhatap olunca o işçilik ve iş ahlakına karşılık evlerimizin depremde çökmediğine çoğumuz şükrettik. Çünkü boyada ve alçıda bile bin takla atan işçiler demirde, kalıpta, betonda neler yapmıştır diye sorduk kendi kendimize.
Evlerimizin tadilatını yaparken apartman yöneticilerine ortak alan, dış cephe için yetki verdik. Baktık ki yetki nefse dönmüş. Yönetici, ya komisyon almış ya da evini beleşe getirmiş. İşin akışını etkilememek için ses etmedik. (Dürüst insanları tenzih ediyorum.)
Arsa sahipleri, ustalar, komisyoncular, belediyeler, enkazcılar, güçlendirmeciler, hasar tespitçiler, hocalar, basıncılar… Ne olursa olsun hedef 5 Şubat’taki hayata geri dönmekti. Ne yaparsak yapalım eski günleri yakalamak çok zordu.
Yukarıda ifade etmeye çalıştığım olaylar 6 Şubat’tan önce hayatımızda neredeyse hiç olmayan ama 6 Şubat’tan sonra herkesin bir şekilde ucundan da olsa değdiği bir silsile diyebiliriz.
Peki, bugün ne değişti ya da neler değişmeliydi; hiç düşündük mü?
Ben düşünüyorum bazen. Mesela Cumhuriyet tarihinden itibaren onlarca büyük deprem ve 150 bin can kaybı yaşanan ülkemizde afet bakanlığı neden kurulmuyor? Ya da binaların sağlamlığı, deprem olmadan neden taranmıyor? İlla birilerinin can kaybı mı gerekiyor inceleme yapmak için?
Bu ülkede lisans, ön lisans eğitimlerinde ikram hizmetleri, otobüs şoförlüğü gibi gerekli gereksiz bölümler varken ortalama her on yılda bir büyük deprem olan ülkemizde neden güçlendirme ve hasar tespiti eğitimi verilmez, anlayamıyorum.
Ülkemizdeki davaların birçoğu arsa, arazi, imar, deprem, fen, ihale konularıyken neden fen-imar mahkemeleri branşlaşmıyor?
Deprem yönetmeliğimiz neden can güvenliğini sağlarken mal güvenliğine garanti vermiyor? Ve daha ilginci, bu, vatandaşa neden düzgün şekilde ifade edilemiyor?
Depremin ilk gününden beri MTA kurumu faylar ile ilgili güncel çalışmalarını neden kamuoyu ile paylaşmıyor? Devletin kurumları varken sosyal medya fenomeni jeologlar neden insanların aklı ile oynuyor her gün?
Eminim, bu soruların bir kısmını bu yazıyı okuyanlar da soruyordur. Mesele detaylıca irdelenmeli ve çözüm metodu şu an yapıldığı gibi milletin gazını almaya yönelik değil, köklü değişimler ile sağlanmalı.
Ustasından projesine, müteahhidinden mühendisine, yapı denetiminden belediyesine, bakanlığından hukukuna kadar iğneden ipliğe tüm sistem hızlıca elden geçirilmeli.
6 Şubat’ta hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.